
Açık olayım, kanalları zaplarken denk geldi, sosyal tespit için izliyorum filan demeyeceğim. Zaten beni tanıyanlar evde Pazar akşamları dışında televizyonun açılmadığını bilirler. Peki bu hiç televizyon seyretmeyen aileyi, her Pazar televizyonun başına mıh gibi çakan şey nedir?
Behzat Ç.'yi birinci sezonun ortalarında sözlükte, dünya görüşüne, zevkine, mizah anlayışına çok güvendiğim bazı yazarların yorumları ile tanıdım ve bilinçli bir kararla izlemeye karar verdim. İlk bölümünü izlediğim günden beri de bu diziyi seviyor ve Türk televizyon tarihinin şimdiye kadar yapılmış en iyi dizisi ilan etmekten imtina etmiyorum.
Bir çok kişinin de bildiği gibi, 18 Aralık tarihli bölümde 80 öncesi ve Cumartesi anneleri konusu işlendi. Türkiye'de bu olayları gösteren tek dizi Behzat Ç. değil, Sezar'ın hakkı Sezar'a. Bundan önce Türk sinemasının hep arka planda kalmış siyasi filmlerinde, hatta geçtiğimiz sezonların Çemberimde Gül Oya gibi yapımlarında da bu konular işlenmişti.
Peki Behzat Ç.'yi bunlardan farklı hale getiren şey ne oldu?
Öncelikle dizideki o samimi havayı takdir etmemek mümkün değil. Karakterlerin lan'lı lun'lu konuşması size yabancı gelebilir ama İstanbul'dan çıkın İç Anadolu'ya doğru bir uzanın şöyle. O zaman ne demek istediğimi anlayacaksınız. Şimdi burada, sanatçının görevi olanı yansıtmak mı, olması gerekene öykündürmek mi, mesaj vermeli mi vermemeli mi kaygısını geçiyorum. Ama senelerce dizilerde, Türk filmlerinde dalga geçtiğimiz şey "Allah Kahretsin!"li "Kuzum"lu yapay dil değil miydi? Hem bu samimiyet sadece dili argo kullanmakla kısıtlı kalsaydı zaten dizinin adını Komiser Recep İvedik koyardık. Oysa o samimiyet dizinin her karakterinde, hatta her mekanında mevcut. Allah aşkına, şöyle bir kaç sahneye göz gezdirin Yenimahalledeki Huzur Apartmanının 9. numarasında, Batıkent Oleyiş Sitesinin A Blok Daire 12'sinde çekilmiş sanki. İstanbul'da her şey çabuk tükenirken, Ankara maalesef eskilerle idare ediyor ve bu da her sezon evi kompil yenilenen Çocuklar Duymasından farklı hale getiriyor Behzat Ç.'yi.
Konuyu biraz daha suya sabuna dokundurursak, Behzat Ç.'nin gerek sinema filminde, gerek dizide çıkışları senelerdir daha kısıtlı bir azınlık tarafından dile getirilen ama toplumun tabanına yayılmayan şeylerdi. Kendimizi kandırmayalım, hepimiz bu ülkede solun her zaman azıcık burnu havada olduğunu, az biraz elitist olduğunu, üstenci olduğunu biliyoruz hatta bunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Bu yüzden de "sol" yapımların o entelektüel havası, o uzun uzadıya repliksiz sahneleri, Adorno'lara Chomsky'lere göndermeleri içimizi bayıyor. Oysa sol dediğin halksa, işçiyse, mavi yakalıysa, beyaz yakalıysa, plazada çalışansa, çöpleri toplayansa, işte o zaman boş yere teori yapmanın alemi yok. Behzat Ç.'nin yakalayıp bırakmadığı şey bu. Gündelik hayatta ayakta kalmaya çabalayan, teoriye bulaşmamış insanların mücadelesi üzerine kuruluyor. Bunu yaparken, zayıfı güçlüye ezdirmemek için kendinden veriyor, katı hiyerarşinin içinde üstlerine "Siz kurtaracağınıza vatan elde gitseydi" diyebiliyor.
Behzat Ç.'nin bir diğer farkı, tüm bu söylediklerimi yaparken, Cumartesi Annelerine slogan attırırken, çevik kuvveti onların karşısına dikerken, Bandista'dan Benim Annem Cumartesi'yi çalarken, bir kadını Kürtçe konuştururken, oğlu Cemil Kırbayır'ı 30 senedir arayan Berfo Nine'nin söylediklerini dizide birebir söyletirken, Kürtçe tercümanlığı dışarıdan gelen birine değil bir polise yaptırırken, her akşam rakı / bira Allah ne verdiyse içerken aynı zamanda diziye başörtülü oldukça güçlü bir karakter (bkz. 1. sezon Harun'un nişanlısı) sokuyor, o karakter okuldan atılmasına rağmen ayakta kalıyor, kendisine başörtüsünden dolayı söylenenlere cevap vermeden büyüklük bende kalsın deyip çekip gidebiliyor.
İşte bu yüzden Behzat Ç. bu ülkenin en iyi dizisi haline geliyor.
İyi Seyirler,
0 yorum:
Yorum Gönder